Mavi peri pinokyo her yalan söylediğinde burnunu uzatcağına tahtadan çükünü koparsaydı pinokyo yalan söylemezdi

20 Kasım 2009 Cuma

Ablaya Özlem Ve Salih'in Bedbaht Hali

Puccitomu özledim ben.
Saman renginde tuhaf kokan koltuk döşemelerini yere indirip, saman renginden şahane gemiler hazırlardık biz ablamla. O gemilere varmak için illa uzun yolculuklara çıkan zengin insanlar olurduk. Bizim için zengin olmak demek tuhaf konuşmak demekti. Farklı lisanlarda küfür bilmek en büyük zenginliğimizdi. Geri kalanı fukara avuntusu... Gemilere varmamız için uçağımızın düşmesi lazımdı. Annemin saçma sapan etekleri bit yuvası kafamızda, uzun sırma saç görevini üstlenmeliydi. Gemiye ulaştığımızda veda ederdik o mukaddes zenginliğe. 10 lisanda 20 küfür bilsen kaç yazar? Sonu başı olmayan denizdeyiz ya hani!




Puccito illa o gemide en sivri olan olmak isterdi. Gemiden atlardı yüzer karayı bulmaya çalışırdı. Köpeği fifoyla yardım ararlardı. Köpeği çok pisti keşke yıkasaydı arada...




Beni hep kandırırdı. "Bak zbok ben yardım bulmaya gidicem sende burda uslu uslu bekle". Döşemeden bozma gemiden balıklama atlardı çivi gibi soğuk suya. Sonra kulaç üstüne kulaç atardı. Zavallı ben yardım beklerken, pucca bondi plajından fırlama yakışıklı can kurtaranlarla cosmopolitanından yudumlayıp gününü gün ederdi. Sonra dönüp yardım bulamadım hadi gemiyi ıssız adalara sürükleyelim derdi. Özledim pucci seni dön artık:(


Ve gel gelelim Salihe. Salihi tanımayanınız var mı? Samanyolu tvde beşinci boyut diye bir dizi var. Çok seviyorum ben o diziyi. Bu sene alkolü bıraktım seneye kısmetse sigarayı bırakacağım. :Ppp

Neyse bu Salih oğlumuzu her bölüm gururlanarak izliyorum. Her bölüm de hatalı kullara ders öğretiyor. Lakin Salih kaç bölümdür kendine bir hatun yapamadı. Üzülüyorum azizim Ne olacak bu Salihin hali. Yaşlı amcanın sözüne aldanıp gidiyor Salihcim. Lakin yaşlı amca cennette hurilerle takılıp arada sırada dünyaya gelip "Ne ettin salih bu gün? İyiyi öğrettin mi kötülere" diye soruyor sonra dönüp hurilerle kaldığı yerden devam ediyor. Yazık değil mi salihe?.

09 Kasım 2009 Pazartesi

Zodyakta Bokuyla Oynayan Kız in Wonderworld

Ben biliyorum işte Erkekler Öküz!

Ama her öküzün arkasında aslan gibi bir inekte mevcuttur.

Biz Kadınlar salağız azizim. Bir ilişki başlamaya görsün. İlkin kendimizi naza çekeriz çekmesine ammaa hemencecik o adam evleneceğimiz adam oluverir.

Nerden biliyorsun be salak! Adamı daha tanıyamadan neden hayatının merkezine oturtursun!

Bu ilk depreşen saçma sapanlıktan sonra yavaş yavaş adamı tanımaya başlarsınız. Asla dediğiniz ne varsa heposini tek tek uygulamışsınızdır. Hayat tarzınız git gide değişmeye başlar. Prensip mi? O da neymişki! Çoooktan yalan olmuştur. Bir çok şeyden ödün verirsiniz. Peki ya sonra...

Sonrası sadece Öküztopia...

05 Kasım 2009 Perşembe

Acelem Yok

Hayat bazen bazı insanları zoraki kararlar almaya zorlar. Bazen ise her şey kendi kendine gelişir. İki haftadır şehir dışında işlere koşuşturmaktan evimi, yatağımı ve en önemlisi duş jelinin ne demek olduğunu unuttum. Duş jeli önemli bir şeymiş azizim. Kavuştuğumda gözlerim hasretten yaşardı vallahi!


Bu sabah son işler için vapura bindik. Vapura binene dek yanımda ki arkadaşımla, açıp kapanan dengesiz havayla, yorgun ve ağrıyan eklem kemiklerimle hatta şuursuzca uçuşan martılarla bile dövüşüyordum.


Suratımız beş karış asık vapurun ücra kısımlarında kalan dörtlü bölmeye oturduk. Hemen karşımda parasını düşüren bir teyze oturabilirdi. Parasını almak arzusuyla elimi atardım. Belki vicdanım sızlardı, belki de hiç oralı olmazdım.


Yahut hayatımın aşkı tam karşıma oturabilirdi. Çizmelerime ayakkabıları değerdi sonra bingo! kahve içmeye giderdik. Gecelerce sevişirdik tam evlenmeye karar vediğimizde muhakkak aldatırdı beni! Kesin aldatırdı be azizim. İnsan doyumsuz bir varlık. Yanında ki ile yetinmeyi ve sadece ona ait olmanın hazzını hiç bir vakit yaşayamamıştır. Hep daha fazlasını istemez mi bu insan? İsterde istemesine neden elde etmek için çabalar. Aldatmayın ya! Aldatan top olur inşallah!


Fakat ne parasını düşüren bir teyze ne de hayatımın aşkı karşımdaydı. Rod karşımızdaydı. 7 dil bilen, (Ben bu anı daha önce yaşamıştım) Hindistanda bilmem ne işi ile uğraşmış. Psikolog Rod. 60 yaşlarından fazlaydı bu adam. Beyaz saçlarında hiç bir yorgunluk belirtisi yok gibiydi. Hava soğuk mu sıcak mı hiç aldırış etmeksizin üzerine alelade gri bir tshirt çekmişti. Görüntüsüne baksanız adam yerine koymazsınız belki. Bende adam yerine koymadım. Kimse koymadı.


Fakat sonra ince topuk çizgileriyle güzel görünümlü bir bayan bindi. Rodu görür görmez hemen yanaklarından öptü. Derin ve sıkıcı bir sohbete başladılar. Ne olduğunu anlamadığım bir anda bizde sohbetin içerisine girmiştik (Ben bu anı da yaşamıştım)


Umarsızca analiz tahlili yaptı Rod bize. Bir nevi kahve falı gibiydi. İncitmemek için en kibar cümlelerini kurdu. Bizi hiç tanımıyordu. Bizimde umurumuzda değildi.


Biliyor musunuz? Bu yazdıklarımın hepsini silmeye şimdi üşeniyorum. Fakat size bambaşka bir şey söyleyeceğim. Uzun uzadıya sıkmadan cümleleri. Sanırım ben Karanlığı özledim... Bir de Atilla İlhan Okumayı. Ne zaman ki duysam o şiiri kemiklerim sızlıyor. "O mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız"

19 Ekim 2009 Pazartesi

Ahlaki Hükümlülüğün Getirisinde ki Yükümlülük

Azizim bakma başlığa sen (gülümseme efekti)

Bizim pasajda bir arkadaşım var. Akranım olur kendisi. Azcık saf bir çocuktur Murat ama severim. Bu arkadaş benim bir arkadaşımdan inanılmaz çok hoşlanıyor. Hoş herhangi bir arkadaşımı getirdiğimde de hemen bana "Z.bok tanıştırsana beni" diye beynimin etini yiyor. Her neyse insan akranıyla samimi olunca ilk akrabası saçmalarmış.

Amcam bu gün beni köşeye çekip. Bu çocukla sohbet ediyorsun bu çocuğun sana karşı ilgisi var. Azizim zaten ben boyacıyla konuşsam boyacı bana aşık olur, Doktorla konuşsam doktor bana aşık olur. Öyle bir cazibem var ki her konuştuğum insan muhakkak bana aşık olur. Bunu ben bile iddia etmezken kendi amcam böyle ihtimaller üzerinde düşünüyor.

Bir insanı yargılamanın vasıfları olması gerekir. Bence her önüne gelen yargılama hakkını kendinde bulmamalı. Bu tip ahlaki sorumluluğunu üzerinde taşıyan, ve bu sorumlulukla sadece beni korumak istediğini bu sohbetlerin yanlış olduğunu hatta "Kızım bak adın çıkar" diyebilme cesaretini gösteren amcam 44 yaşında ve henüz yeni 18ne basmış bir kızla birlikte. Aptal saptal öpüşme resimlerini pcde unutan bir adam.

Bu tip insanlar bu tarz küçük şeylerle yargılamaya başladıklarında akrabam olduklarını unutup ağzıma geleni saymak istiyorum. Çoğu zaman sayıyorum. Sonra diyorum ki? Saymak, sövmek o örümcek beyinlerini ehlileştirir mi Z.bok? elbette ki ehlileştirmez. Aman diyorum banane!

Aynı hacı hoca diye geçinen insanların otobüste kız mıncıklaması gibi. Yazık yazık!

15 Ekim 2009 Perşembe

Bir Kuzey Sevdasıdır

Jane nin blogunda ki kuzey ege ile ilgili yazıyı görünce aklıma şahane foça hatıralarım geldi. Foça da çok samimi bir arkadaşımın evi vardı. Kızla sabah akşam rakı içip Tanju Okan dinlerdik. Gel zaman git zaman bizde rakı alacak para, para isteyecek yüz kalmadığını fark ettik. Ne saf günlermiş ki Foça da evlere temizliğe gidiyorduk.

Enteresan bir yerdir Foça. Herkes herkesi tanır. Kimse kapısını kitlemez. Evlere temizliğe gittiğimizde hiç kimse bize para ödemiyordu. Ödemeler genelde mükellef rakı sofraları, karton sigaralar olurdu. Kendimi bilmem kaçıncı yüzyılın kıyı kentinde yaşayan yabancı bir balıkçı karısı gibi hissediyordum.

Bir Hasan amcamız vardı kulakları çınlasın. Mavi tahta bir kayığı vardı. Azizim sormayın aşıktım o kayığa, hemen burnuna oğlunun ismini vermişti. "Cihan" bir rivayete göre oğlu şehit olmuş dramatik bir anısı vardı kayığın. Bizde o kayığın içine ederdik. Her akşam içer içer kayıkta, öğlen Hasan amca gelince söylenirdi. Hasan amcanın ağzı epey bozuktu. Her öğlen söylenirdi. "Kapçık ağızlı orospu evlatları yine yemişler içmişler temizlememişler." Bizde eşlik ederdik Hasan amcaya "Şerefsiz abi bunlar pis insanlar" diye.

Bir gece bıçak kemiğe dayandı Hasan amca pusu kurmuş bize. Azizim tam içmeye başladık Taak Hasan amca zıplayıverdi. "Kızlar annenize orospu demek istemiyorum ama siz orospu çocuğumusunuz? Evladım yeyin için lakin bir temizleyin. Kızsınız bir de hiç mi utanma yok!" Yedik paparayı ama kendimizi affettirmemizde zor olmadı. Bir şişe vodkaya bakar affedilmek.

Ahh kulakları çınlasın. Beni nerelere götürdü. Blogu yazan arkadaş haklı! Kendimi yaşlı bir emekli öğretmen gibi hissettim.

Foça yolları taştan sen çıkardın beni beni baştan.

07 Ekim 2009 Çarşamba

Ama Olmaz ki, Böyle de yapılmaz ki!

Mevsim henüz sonbahar ve ahşap masamın üzerine alelade karalamalar çiziyorum. Sabah uyandığımda şehirin üzerinde hüzünlü bir bulut dolaşıyordu. Güneş ışıkları bulutları yağmalayıp kendini göstermek istermişçesine iştahla savaşıyordu. Aslına bakarsanız benim için alelade bir gün denilebilirdi, ta ki işe gitmek için hazırlanmaya başlayana dek.
Her gün giymek zorunda kaldığım siyah renkli elbiseler dışında bir renk gözüme ilişmemişti dolapta. Fakat bu gün her nedense siyahta giymek istemiyordum. Bulutları kıskandırırcasına simsiyah giyinip iş yerimin yolunu tuttum.

Sakin adımlarla iş yerime vardığımda bir çok insanın suratı mezarlığın soğuk duvarlarına benziyordu sanki. Selvi ağaçlarının hışırtıları arasında merdivenlerden ofisimin yolunu arıyor gibi hızla o insanlardan uzaklaşmak istedim.
Bir kaç adım sonra iyice nefesim kesilip ofisin soğuk duvarlarıyla karşılaştım. Bilgisayarı açıp günlük işlerimi yapmanın hevesi vardı içimde. Fakat bir yanım bu gün çalışma diye haykırıyordu. "Bu gün kazanma para". "Bu gün borç ödeme". "Bu gün boktan bir gün".

İştahsızca işlerimi yapmak için klavyenin rutubetli tuşlarına tek tek dokundum. İşlerden uzakta kendimi Facebook sitesinde arkadaşlarımın nemli ve karanlık profillerinde gezerken buldum.

Tanrım! Aman tanrım! Bu bir kabus olmalıydı. Hayır yooo! Tanrı bu kadar zalimce bir cezayı bana veremezdi. Ben ona hiç bir şey yapmamıştım. Oysa ki alışamamıştım bile. 1985 doğumlu arkadaşlarım boşanmaya, 1986 doğumlu arkadaşlarım doğum yapmaya, 1987 arkadaşlarım hamile kalmaya, 1988 doğumlu arkadaşım çocuk yapmak için girişimlere başlamışlardı.

Yüce Tanrım neler oluyor diye devam ettim gezinmeye 1986 doğumlu arkadaşlarımın 1989 doğumlu kardeşleri balayına gitmiş, 1990 doğumlu kardeşleri evlenmişlerdi, 1991 doğumlu kardeşleri nişanlanmış, 1992 doğumlu kardeşleri sözlenmiş, 1993 doğumlu kardeşleri ciddi bir ilişki içerisinde, 1994 doğumlu kardeşleri ilişkilerini isimlendirmek istemiyor, 1995 doğumlu kardeşleri de yeni bir flörte başlamış.

Azizim bu nedir be? Haaaaa! Ulan gelinlik modellerine facebookta arkadaşlarımın profillerinde bakar oldum. Alayı sapır sapır evlendi. Alayı da evlenmek üzre. Ya ben hala bir sevgili bulamamanın ezikliği içerisinde hala erkeklere lanet okuyorum. Onların erkeklerde görüp buldukları ve benim hala göremediğim o cevher nedir?

Utanmada yok ha bunlarda. Alayı albümlerine isim vermiş "Düğünümüz, Muhteşem gecemiz, Biz" Oldu olacak gerdek görüntülerinide yayınla! Eksiklik hissetmeyeyim! Eniştenin bir yerleri hakkında yorumlar yapalım resimlerin altına.

Ay çok sinir oldum azizim. Evlilik yaşını yükseltsinler yasal yaş 26 olsun. Çorçocuk evlenmesin. Ayıp ya! Vallahi ayip Aaaaa vallahi de billahi de ayıp. Hemde günah. Çok günah...

03 Ekim 2009 Cumartesi

Neyse ki Beatles var!

Sevgili bulmak meşakkatli bir iş azizim. Hadi buldun diyelim herşeyi unutmuşsan işin iş ki sorma. Mevsim olmuş sonbahar, yapraklar dökülüyor havada ohhhh miss gibi aşk kokusu var, çek içine bayram etsin ciğerlerin. Lakin öyle hemen kolay olmuyor.

Yalnızlığa Alışanlara Aşk Rehberi;

Kıvamı tutturmak önemli azizim. Tutturamadın mı hemencecik eski yalnız günlerini özleyip o günlere dem vuruyorsun.

Üzerine gidip hakaret yağmuruna tuttuğum erkek okuyucularımı anımsar oldum. Hep bir ağızdan "Sorun sende bizde değil" diye haykırıyorlardı (Kendimi 1800lü yıllarda yazar bir entellektüel gibi hissettim)

Sorun ben de ya da sizde değilmiş azizim. Sorun o sütun gibi bacaklı o şahane sarışın bayanlarda da değilmiş. Sorun alışkanlıklardan ibaretmiş. Uzun süre yalnızlığa alışınca bir adamın varlığı kalabalık bir cadde misali insanı boğuyor.

Oysa sizin hep hafta sonları için planlarınız oluyordu.

Bu hafta sonu kitap okuyacağım!
Bu hafta sonu embesiller gibi tek başıma sinemaya gideceğim.
Tühh bu hafta sonu da temizlik yapacağım!

Planlar kısa, zahmetsiz ve malesef ki öznesiz. İşin içine özne girmeye başlayınca korkup bocalıyor insan.

Sonra hayatınıza şappadenek bir adam girer ve hafta sonlarınız şenlenir.

Siz bu duruma alışamazsınız. Azizim alışamadığınızda korkmayın. Gayet normal siz hep tek kişilik yemek söyleyen, tek kişilik otobüs bileti alan, tek kişilik yaşayan bir insandınız. Şimdi cam kenarı kimin kavgasına tutuşunca endişelenmeniz gayet normal.

Ama yine de! Erkekler embesilin önde gideni azizim. Bir tane doğru adam gösterin bana ahanda isviçreli bilim adamlarının elini öperim. Ve yine ayrıca sarışınlar gerzektir! Onları sevmeyin!

Neyse ki beatles var. Neyse ki Ringo Star var. Neyse ki Obla di obla da var.

19 Eylül 2009 Cumartesi

Bunu Da Gördüm

Ayın ondördünde İspanya dan Pedro diye bir arkadaşım gelecek Türkiyeye. Adam dediki kuşadasına geleceğim sana çok yakınım ziyaretime gelir misin? Dedim hayır gelemem centilman olan sensin sen gelmelisin. Aman hemen yedi adam bunu tamam dedi gelirim. Sonra hali hazırda ispanyadan biri gelecek bari gelirken freeshoptan parfüm aldırayım diye aklıma şeytani bir plan geldi. Dedim ki gelirken bana ne getireceksin. Adamda doğal olarak ne getireyim diye sordu. Şimdi lap diye de söyleyemem. Dedim hani ben barcelona takımını çok seviyorum bana takım forması getir. Hani desin ki aaa ne yapacaksın onu kızsın sen ne işine yarar falan diye sorsun istiyorum. Demez mi sen ispanyaya özel bir şey mi istiyorsun. Ben ispanya kısmını görmedim tabi Yapıştırıverdim Yes cevabını.




Gözüm aydın koca ispanyadan anahtarlık hediyesiyle bir arkadaşım gelecek. Anahtarlık nedir ya. Biz turkler bile artık bunu yapmıyoruz. Boğa getir oldu olacak. Öküzlük evrenselmidir nedir. Ne güzel britney spears fantasi parfümünü isteyecektim. Meltemcimle tinerci hatunlar gibi koklayacaktık parfümü. Anahtarlıkmış pehhhh. Oldu olacak ispanyolca kitap getir. Uçakta dağıtılan peçetelerden getir. Bişicik istemiyorum artık acaip sinir oldum.
Bari ispanyol eteği getirseydi. Anahtarlık ne ya.

16 Eylül 2009 Çarşamba

Kaçınılmaz Nostalji

Bizim pasaj iyice şenlendi azizim. Gençler gelince nostalji yaşadım. Pasaja uzak diyarlardan misafir olarak gelip giden bir kız var. Yaşı 20 fakat kızı görseniz 20 demeye bin şahit istersiniz. Ben yanında minik bir kız çocuğu kalıyorum siz düşünün. Neyse kızla pek muhabbetim yok selam kelam. Geçen gece facede yakaladı beni işte naber hede hödö derken durduk yere sana illet oluyordum ben demeye başladı. Aaa dedim hayırdır inşallah? Seninle ilgili beni doldurdular dedi. Merak ettim sordum. Ben onların hesabını kestim dedi. Aaa dedim! Aaa dedim kaldım.


Sonra devam etti. Kavga mı ne çıkmış bizim orda. Milleti çekmiş köşeye ağzına geleni saymış. Öyle kolay kolay yenilmezmiş. Miş oğlu miş.


Neyse konu kapanınca heyecana kapıldım azizim lise formamı aradı gözlerim. Sabah yüzleşmeye gidecek kız çocuğu gibi heyecanlandım. Hesap sorma, o bunu demiş, sana illet oluyordum bla bla bla. Biz bunları lisede yapıyorduk diyeceğim fakat ben lisede böyle şeyler yapmazdım. Öykü yazardım, kalın wolkmanimle nirvana dinlerdim, tenefüslerde kitap okurdum, aşk mektubu yazardım, sıraya yabancı şarkı sözleri yazıp farklı olduğumu göstermeye çalışırdım. Metalciydim azizim ben! Kurt cobain ilahımdı! Pink floydu ismen bilirdim sadece! Eroin kitabını okuyup mest olurdum. Satanizim sempatizanıydım ee haliyle ataisttim. Feeekaat hiç kimseye efelik taslamamıştım. Kimsede bana taslamadı.


Lise de kimseyi dövmedim ben ya! Ne ezikmişim. Bakmayın blogda küfür savurduğuma öyle ezikmişimki meğer dolmuşta bile ineceğim yere yaklaşırken "musait bir yerde luttfen" derim. Lisedeykende böyleydim. Karakter meselesi mi? Gençlik mi çözemedim. Hele 20 yaşımda. Galeri galeri dolaşıyordum. Sözlenecektim yahu! Perde renklerimi seçiyordum.


Nostalji yaşadım azizim! Çok fena oldum. Ama üzüldüm ya. Nasıl bir pasaj olmuş bizim pasajımız. Nasıl bir ergenlik dönemi bu insanlarda ki? Kızların efelik taslaması, hır çıkarması... Siz nasıldınız sevgili okuyucum? Sizin ergenliğinizi sahiden merak ettim şimdi. Özellikle bir dost'un ergenliğine kafayı taktım şimdi:).


Yarın formamı giyip işe gitmek istiyorum. Rugan ayakkabılarımda cabası olsun. Ne malum bakarsınız yüzleşitirirler beni.

15 Eylül 2009 Salı

İddialı Kadınlar

Hep taktir etmişimdir bu lider durumdaki kadınları. İstediklerini ne yapar ne eder alırlar. Bu kadınları tanımak zordur genelde. Sizin benim gibi insan olarak dolaşırlar toplumda. Kimisi gerçekten çok gösterişlidir, kimisi ise gerçekten çok vasattır. İşte "Allah çirkin bahtı versin" yalanı bu yüzden söylenir. Allah çirkine güzel şans tanımaz. Ortak şans tanır. Fakat kendini bilen iddialı kadın istediğini hemen alabilme yetisine sahiptir.


Bu tarz kadınlar hemen zengin olabilirler. Toplumsal değerlere saygısı yok gibi görünselerde aslında "bence" gerçekten sosyal sorumluluklarını bilen insanlar. "Yaşamak için öldür!"


Dün denk geldiğim bir olayla özetleyeyim. İş yerinde tanıdığım bir arkadaşa, web de bulunan itiraf sitelerinden birinde ilanı aşk edilmiş. Arkadaşın adı soyadı mesleği herşeyi ifşa olmuş durumda. İlanı aşk eden bayan o kadar cesur yazılar yazmış ki. Ben gerçekten tebrik ettim.


Bir kadının kendini bilip karşılık bulamayacağını bilmesine rağmen bu denli bir harekete geçmesi bence o kadının kendine olan güvenini gösterir. Ve yine bence onu istemeyen erkek sahiden büyük bir fırsatı kaçırmış demektir.


Biz normal standartlara sahip bayanlar ise gerzeğizdir. Cesaret edip açılamayız. Hep erkekten bekleriz. Çünkü hislerimizi ifade edeceksek bile bu namusumuza laf getirmemelidir. Ben bizim gibi bayanlara hak veriyorum. Çünkü arkadaşa itirafı okuyunca "Yaaaa kullan gitsin be kız hazır işte" dedim.


Kendini ifade eden, sevdiğini söyleyebilme cesaretini gösteren bir kadın için yine bir başka kadın böyle aciz fikirlere kapılıyorsa erkekler ne yapsın. İğrenç yaratıklarız!


Biz standart kadınlar sadece isteriz. Tanrıdan iş isteriz, eş isteriz, eşimizin zengin olmasını isteriz. Lakin iş almaya gelince bekleriz. Çünkü biz standart kadınlar kendimizi eşsiz hint kumaşı zannederiz. O atılgan rahat kadınları hemen damgalarız! Onlar gözümüzde beş para etmez kadınlardır. Aslında öyle değillerdir. Bizim namus anlayışımız dardır sadece. Biz namusu, ağır başlı olmayı susmak ve sineye çekmek zannediriz. Sonra da "Kan kustum kızılcık şerbeti içtim" gibi saçma şeylerle bu yaptığımız namus timsali hareketi süsleriz. Ne saçma ama değil mi?


Yine bu istediğini alan kadınlara bu kez erkekler mal gözüyle bakarlar. Zannederler ki bu kadınlar her önüne gelen erkekle yatıp kalkan kadınlardır. Sahiden öyle mi acaba? Hayır sanmıyorum. Ben rahat kadınların hayranıyım. Onlar bence bu dünya da yaradılmış en muhteşem varlıklar. Onlar kendilerinin bilincinde olup kendilerini hint kumaşı olarak değerlendirmezler. Beklemezler gider isterler. Alamazlarsa unutur geçerler. Biz gibi kırıp dizini oturup susup her hareketi erkekten beklemezler. Ben bu kadınlara gerçekten hayranım. Seviyorlarsa seviyorum derler. Dolambaçlı yollardan aşkı götürmezler. Nettirler, şeffaftırlar. Ufak oyunlardan medet ummazlar.


Bu kadınlar tanrının bir lutfudur. Fakat yine hemcinsleri olan bizler onlara fahişe gözüyle bakarız. Karşı cinsler onlara becerilecek kadın gözüyle bakarlar. Oysa gerçek bu değil. Sahiden bu değildir değil mi?

12 Eylül 2009 Cumartesi

Bakış Açısı

Sabah uyanınca yine yağmur yağıyordu. Sevmiyorum yağmuru bütün hazırlığım boşa gidiyor. Sırf beğenileyim diye özenle kurutup düzleştirdiğim saçlarım, yağmurda bozuluyor. Hangi kadın gerçekten sever ki yağmuru? O uyduruk kadınlarım romantizim saçmalamasından başka hiç bir şey değil. Yağmurda yürümenin nesi cazip.

Ruhsuzda değilim azizim! Yağacak yağmur, yağmazsa mikail işsiz kalır. Yağacak ama cama dokunacak sadece. Sende sessiz sessiz oturup izleyeceksin. Dışarıda sıçanlar gibi dolaşıp sevmeyeceksin yağmuru. Ben yağmuru uzaktan severim azizim!


Saçlarım bozulmuş bir şekilde geldim pasaja. Neden geliyorum ki bu yere? mecbur kalmasam bir adım dahi atmam allah biliyor. Güzel hoş insanlar lakin çoğu iki yüzlü. Belki de bende öyleyimdir. Öyle olduğuma inanmak istemiyorum. Kim inanır ki iki yüzlü bir pislik olduğuna. Delilik bütün bunlar ya.


Siyah fırfırlı eteğimi giymiştim bu gün. Hani marilyn monroe'nun beyaz meşhur elbisesi varya. Pileli siyah eteğimi giydim bende. Siyah bluzumu çektim üstüne. Ayağımı kesen, biçen siyah topuklu ayakkabılarımıda giydim. Nereden bileyim belki yas tutmak istemişimdir. Haklı sebeplerimde vardı hani. Ben kaybettim be azizim!


Bütün bedenim fibrositis halde ofise girdim. İlk işim bir şeyler yazmak için canavar halini alan bilgisayarı açmak oldu. İçemediğim kahveyi soğutmakta cabası tabi. Klavyenin shift tuşu arızalanmış yazı yazmama engel oluyordu. Sadece bu olsa iyi T tuşuna ne demelisiniz. Hayatımı alt üst eden bir tuş. Yıkan geçiren öldüren.


Aklıma bir adam geldi her nedense. Çarpık bir ilişkide var olmaya çalışan bir adam. Aklım hep ona takıldı. Neden bu yarıdeli aşka hep agnostik bakmak zorundaydım? Neden beni bilinmezliğin ortasına çekmişti. Neden Ramazan ayında alkol almıyordum. Oysa nede humanisttik ilk tanıştığımızda neDEN ŞİMDİ BÖYLE UMARSIZ OLMAK ZORUNDAYDIK. İŞTE YİNE SHİFT TUŞU TAKILI KALMIŞTI:


Canı cehenneme herşeyin demeli, bir sigara yakıp Ramazan ayının bitmesini beklemeli. BELKİ O KUMRAL ZEYTİN YEŞİLİ GÖZLÜ ADAMDAN HABER GELİRDİ: HER NE KARIN AĞRISIYLA:

İYİ BAYRAMLAR ŞİMDİDEN:::

10 Eylül 2009 Perşembe

Ters Gelen Aşk Şovalyesi

Ve herşeyin yolunda gittiğini sandığınız zaman tepe taklak olursunuz.


Biz kadınlar severiz sevildiğimize inanmayı. Severiz çünkü hayat bazen zorlukların dişini gösterince sığınıcak bir liman ararız. (ne rumantik cümle) Buluruzda...


Sonra her kadın gibi sevildiğimizi zannederiz, inanırız eee insanız işte be öyle olsun isteriz.


Ama öyle olmaz işte.


Siz seversiniz sevilmezsiniz. İsmail Yknın kulakları çınlar. "Beni seveni ben ben beğenmem benim beğendiğim ise beni beğenmez. Yoksa ben zurnamıyım ha?"


Hayattaki kişiliğimizi ararız. Zurna mıyız bilinmez miyiz ne boksak işte.


Ama her kadın bizim kadar şanssız değildir.


Şanslılar hiç özveri sarfetmeden bulurlar. Mutlu olurlar.


Sessizce Mutluluklar dileriz. Eskiden dert gibi görünmeyen küçücük olaylar dağ gibi olur gözümüzde. Eee napalım insanız be işte büyütürüzde büyüttürüz. Her gün sancılarla yoğuruluruz. Sonra bir bakmışsınız ki yorulmuşuz.


Ve nihayetinde sil baştan sığınacak yeni bir dert arar elimizle koymuş gibide buluruz. Yani dilerim ki buluruz.

05 Eylül 2009 Cumartesi

Hepi bört dey tu mii

Çok hevesli bir insanım vesselam. İki günde bir meslek değiştirip üç günde bir hayal değiştiririm. Kimisi buna "Waewww yeteneğe bak be!" der. Kimisi de "Allann angutu ne maymun iştahlısın be" der. Kimisi ise -ki bu genelde söylenen "Kızım senden bir BOK olmaz" der.


Bundan üç sene önce bir bok olmayacağımı anlamıştım zaten. Resim hobim ama asla bir Ressam olamayacağımı biliyordum. Öykü yazmak en büyük zevkim ama asla iyi bir yazar olamayacağımı biliyordum. Şarkı söylemeye bayılırım karaoke de üzerime adam tanımam ama asla şarkıcı olamayacağımıda biliyordum.
Polis olmak istedim olamadım.
Kepçe operatörü olmak istedim (hernedense gerçekten istedim. hala bir yanım kepçeleri görünce sızlar. Valla ya mega yapıları izlerken gözlerim dolar hüzünlenirim.) yine olamadım.
Gardian yeni ismiyle İnfaz koruma memuru olmak istedim. Oda olmadı.
Nikah memuru olmak istedim. Bana uymadı.
İstedim oğlu istedim.
Sonunda bir bok olamayacğaımı anlayınca bok olmak istedim.
Zodyakta boklarla oynayan kız olmak istedim.
Blogu kaç yıldır yazıyormuşum şimdi kendimi kutlamak istedim.

Halaluuuyaaa! Bilmem kaçıncı yılımız kutlu olsun. Pasta yiyelim!

04 Eylül 2009 Cuma

Dönem Dönem

Bir haftadır kendimi tuhaf hissediyorum. Yapacak hiç bir şey bulamıyorum. İnsanların boşluğa düştüklerinde ne yaptıklarını gerçekten merak ediyorum. Hem boşluğa düşmekte ne demek? Koskocaman bir yalan bence. İşin gücün yok hoppp boşluğa düş. Sonra insanlara saldır. Eee ne oldu? Eee ben boşluğa düştüm dolduramıyorum. Saçmalık ya. Zaten sonra herşey saçma geliyor.

Eskiden sevilen bir insandım. Şunu farkettim yaş ilerledikçe insanlar sizi sevmiyor. Çocuksu yanınız baki kalacak sanıyorsunuz ya hani. Bir kaç kişi o yanınızı keşfettiklerini sandıklarında bitiyor olayınız! Tatatataaam! Artık sevilmeyen bir insan haline geliyorsunuz.

Bunu önceleri anlamıyorsunuz elbette. Ulan azizim! ne yaptım ben bu insanlara diye kendikendinize söyleniyorsunuz. Sonra bilindik şeyler. Kullanıldığınızı falan anlıyorsunuz. Bunu genelde (siz) bir kişi tarafından yaşarken (o da muhakkak sevgiliniz) bazıları da hemen herkes tarafından yaşıyor.

Sabah bir uyanıyorsunuz bir önceki sene uyandığınız sabahın aynısı. Sokaklar aynı belki asfalt yenilenmiş, kaldırımlar düzenlenmiş, yeni büfeler açılmış olabilir. Hatta apartman topuklar yeniden moda olmuş buna rağmen hala tayt giyen insanlarda çevrede koşuşturuyor olabilir. Fakat uyandığınız sabah bir önceki sene uyandığınız sabahın ta kendisidir. (Buna kuşkum yok)

Siz bütün iyi niyetinizle veya bütün işgüzarlığınızla arkadaşlarınızın yanına gidiyorsunuz. Bilmem kim yeni ev tutacağı için artık size ihtiyacı yoktur. Hatta o kadar ki size ihtityacı kalmadığı için gönlünün istediği kadar size sert davranıp bir önceki senenin acısını çıkartabilir. Aldırmayın boşverin yürümeye devam edin daha neler nelerle karşılaşacaksınız.

Biraz ilerleyince bakıyorsunuz ki yolun sonuna uzanan asfalt geçen seneki asfaltın aynısı, insanlar boru paça pantolonları giymiyor artık, tunik modası da geçmiş. Aaa sizinle vakit geçirmekten hoşlandığını sandığınız bilmem kim sizin olduğunuz yerde durmuyor bile. Yakın olmaya çabalamanız boşuna. Bilmem kim buz kütlesi olduğu için sizi görmüyor bile.

Yürümeye devam ettikçe sizi silmiş insanalrla karşılaşıyorsunuz. Artık sizinle konuşmak istemeyen insanlar. Hepsi sizi silmiş. Peki siz ne yaptınız? Elbette ki hiç bir şey! Öyle mi gerçekten?

Yaptığınız şeyi düşünmekle sadece vakit kaybedersiniz. Hem bulsanız bile kimse ehlileşmez. O insanlara bir şey yapmışsanız bu sizin yanınıza kardır ancak. O insanlar öyle nankördürler ki, sizden alacaklarını almışlardır. Sizinle iyi vakit geçirmişlerdir. Siz sürekli kişiye moral vermeye çalışmışsınızdır. İnsansınız arada kötü davranmış olabilirsiniz lakin bunu farkeder etmez dilemişsinizdir bir özür. Muhakkak hediyede vermişsinizdir. Ama bunların bir ehemmiyeti yoktur artık.
Sizden sıkılmış olan insanlar kendilerine yeni arkadaşlar bulurlar. Sizinde yapmanız gereken basittir. Aynısını yapmanız gerekir.

Yaaa Javier angutu bile silmiş beni:S. Şaşırdım ama o niye siliyor ki. Evlendi mi acaba? Kesin bulmuştur bir maria. Allah mesut etsin ama ayıp ona anlatcaklarım vardı neden siliyorki amigos bozması. Boğa beyinli ne olacak. Dost falan demeyeceksin azizim. Alayı gözünün yaşına bakmıyor seni kaile almıyor. Bunların hepsi böyle. İki fingirdeyip uğruna her boku yaptığın herif bir yapma sarışın bulmaya görsün. Çırpı bacaklı yosmanın götünün dibinden ayrılmaz. Ama size gelince sorduğunuz en basit soruda bile tersler adam yerine komaz! Bu size kor ama! Kor be azizim!

Kıyaslayın kendinizi o sarışın yosmayla: Ne yani bacak boyu sizinkinden uzun olabilir. Sizden zenginde olabilir. ama asla sizin kadar samimi olamaz. Olmamalı yani. Ama yinede herif gider o yosmayla çaylar kahveler içer. Sizle çay içmeye çekinen herifin nedense alem ne der düşüncesi kalmazda uluorta fingirdeyiverir karıyla.

Erkeklerden iki katı nefret ediyorum! Hem erkeklerden hem ispanyollardan nefret ediyorum. Sarışınlardanda nefret ediyorum. At suratlı oluyorlar işte. Offf çırpı bacaklı antiloplar ne olacak!

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Süprizz

Dünyaya geldiğim günden beri öğrendiğim tek bir gerçek vardır. “istiyorsan alacaksın!”. Ne ilkokul yıllarımda nede sonrasında istediğim bir şeyin önüme sunulmasını beklemedim. İyi notları kendim aldım. İyi bir işi kendim buldum. Güzel kadınları kendim seçtim. Hiç fakir bir hayatım olmadı. Bütün hikayelerde fakirliği işlemeleri ne korkunç. Hikayenin sonuna kadar yazılmış ana karaktere acıyarak geçen göz yorgunluğu. İnandırıcı çok düşük. Şaşalı bir hayatımda olmadı. Ama yetindim yettirdim. Benim için önemli olan iki şey vardır hayatta. Başarı ve güç. Eğer güçlü değilseniz asla başaramazsınız. Eğer başarı istiyorsanız güçlü olmak zorundasınız.
Tanrıya inananlara acıyorum inanınki. Bütün umutsuz insanların sığındığı boşluktan başka bir şey değil. Gök yüzüne bakarak araba, ev, para ve aşk isteyen binlerce zavallı. Tanrı hiç bir şey! Kocaman bir hiç! Tanrı kimseye alması gerektiğini vermez. Siz tanrı olup almak zorundasınız. Ailem hiç böyle insanlar değillerdi. Zavallılar ömürlerini kazandıklarına şükretmekle geçirdiler. O zaman ne manası kalır kazandığının keyfini süremedikten sonra. Hep kötüsünü düşünün derler. Neden iyiye ulaşmak varken kötüsünü düşünecekmişim. Ben başarılı bir adamım. Bütün hayatım başarıyla geçti. İstediğim her şeyi kendim kazandım. Kendim bunca şeyi yapmışken neden tanrıya şükredecekmişim. Ben gece gündüz çalışırken Tanrı ne yapıyordu söyleyebilir misiniz bana? Ya da boş verin, neden tanrıya yakaran binlerce aç birden bire zengin olamıyor? Çünkü çalışmak zorundalar. Gidip istediklerini almak zorundalar. İşte bu yüzden mükemmel bir hayata, eşsiz bir zenginliğe sahibim. En son istediğim şey kendime harikulade bir ofis açmaktı. Yıllarca başkalarının emrinde çalışan bir adam oldum. Bütün güçlü adamların emrinde çalışan binlerce insandan bir tanesi. Oysa ben o binlerce insanın içerisinde kendimi fazlalık her daim emanet hissettim. Bütün gençlik yıllarımı kendi kendimin patronu olabilmek için bir kalemde harcadım. Herkes kadınlarla yatabilir kalkabilir. Üç dakikalık zevkler uğruna bütün ömrümü çürütmeye değer mi kadınlar. Bildiğim bir gerçek varsa kadınları kazanmak istiyorsanız paranızın olması gerektiğidir. Eğer cebiniz şişkinse zevklerin en mükemmelini yaşarsınız. Yok öyle değilse en düşük fiyatlı fahişelerle yatarsınız ancak. Bütün çabalarım sonucunda kendime harikulade bir ofis açtım. Kutu gibi ofislerin, mini minnacık dükkanların yanında kocaman devasal bir şato gibi kalan. Gösterişinden bütün insanların kıskançlıkla bakacakları şahane bir yer. İşim gereği bütün zamanımı bu şahane ofiste geçirecektim. Bunun için en iyiden de daha iyi olması için uğraşıyordum. Ofis için gelen eşyaların taşınmasını kontrol ederken bir tek parçanın bile zarar görmesini istemiyordum. Bütün her şeyle özenle sanki bir ameleymişim gibi kendim tek tek ilgilenmek zorundaydım. Ama bu yorgunluğa değecekti.

Yeni tuttuğum ofisin hemen sağ tarafında minicik sevimli bir kitapçı dükkanı vardı. Kitapçının sahibi her neden anlamadığım bir sebeple “Yabancı” ismini vermiş dükkana. Dükkan ile ilgilenen üstü başı yırtık, besleme bir kız çocuğuydu. Bütün eşyaları yerleştirirken gözlerimi kızın üzerinden ayıramıyordum. Bir yandan da onun yerinde ben olsaydım nasıl kendimi toparlayıp bir kuğuya dönüşeceğimin tasarısını yapıyordum. Kız kafasını okuduğu kitaptan bir dakika olsun kaldırıp bakışlarımın üzerinde gezindiğinin farkında değildi. İçimden inanılmaz bir acıma hissi belirdi kıza karşı. Belli ki bütün kazancını o dükkandan kazanıyordu. Kız çocuğuydu güçsüzdü, zayıftı ve ezilmeye yüzyıllar boyunca mahkumdu. İçeriye girip bir kitap alıp kızın cebine harçlık yerleştirmeyi planladım. Bunu kızın kalbini kırmadan ona acıdığımı belli etmeden yapmam gerektiğini biliyordum. Belki onursuz bir kız olabilirdi. Belki ben cebine harçlık koymadan o benim pantolonumun paçasına yapışacaktı. Ama yine de ben beyefendiliğimi hiçe sayamazdım.

Dükkana girdiğimde kitaptan kaldırdığı gözleriyle gözlerim çakıştı. Bir insanın pasparlak gözleri olabilir mi hiç? Kahverengi ip iri canlı bakan gözler. Sanki okuduğu kitabın içerisinde yaşıyormuş da kitapta ki asil kadın oymuş gibi bakışlarını üzerime dikti. Elimde olmadan tebessüm ettim. Yaşının çocukluğu o iki bakışta yoktu adeta. Bakışları en işveli kadının bakışları kadar kıvrak. En ağır kadının elde edilmesi kadar zor ve sertti. Fakat üstü başı, yüzü, saçları, elleri geride kalan her şeyi berbattı. İşlenmesi zor sert bir kumaş gibiydi adeta. Dükkanın içerisinde berbat bir koku dolaşıyordu. Hamam nedir bildiğinden bile şüpheliydim. Muhakkak bitli olmalıydı. Bir insan bu kadar pis nasıl yaşayabilir ki? Belki banyo edebileceği bir evi bile yoktur. Ne zavallı… ne acınası bir çocuk. Ne zor bir yaşam olsa gerek… Birkaç şiir kitabına bakındım. Kitap okumayı hiçbir zaman sevmemişimdir. Uzun uzun bütün sayfaları çevirip yorucu bir sürü saçma kelimeleri okumak. Hem ne gerek var ki? Kısaca okuyabilmek için şiir kitaplarına bakmaya başladım. Bir tane kitabı elime aldım. İnceliyordum ki sohbet etmeye başladık. Ben ve böylesine zavallı bir çocuğun paylaşacağı ne olabilir ki? tabiî kii de hiçbir şey. Ama ona ölesiye acıyordum.

Kimse onu ciddiye almıyordu belliydi. Oysa kitapçı dükkanında ki bütün kitapları okumuş. Hayatta ki her şeyle ilgili bilgisi vardı. Yaratıcıydı. Zekası küçümsenmeyecek kadar mükemmeldi. Aylar geçtikçe onunla sohbet etmekten hoşlandığımı fark ettim. Her akşam sanki sessizce sözleşmiş gibi kitapçı dükkanında buluşuyorduk. Uzun uzun sohbetler ediyorduk. Kitapları okumadığımı anlamasın diye bir şiir kitabını iade ettim. Kitabın içerisinde okuduğum tek bir şiiri okuması için tavsiye ettim. Kadın… “Yalnız bir kadın duruyor limandaHer gün ayrı bir gemi yanaşıyor kıyılaraAldırmıyor… Aldırmadan denize aşık yaşıyor.Kadın denize, deniz dalgalara aşıkDalgalar gemileri yalıyorGemiler limanlara vurgunKadın yaralı ve yapayalnız…”Adeta kendisini anlatıyordu bu şiir. Gözlerini, gözlerinde büyüttüğü eşsiz güzellikteki kadını. Ama yalnızdı ve maalesef ki yalnız kalmak zorundaydı. Zavallı çocuk artık bana aşık olmuştu. Her gün yollarımı gözleyen kadın gözlerini görmeye başlamıştım. Ona acımam ona yaptığım en büyük acımasızlıktı. Her daim benimle ilgili eşsiz umutlar besleyip asla hayatına bir yön veremeyecekti.

Artık o kibar, konuşmaktan hoşlandığı adam olamamalıydım. Söylediği her şeyi tersliyor, azarlıyordum. Buna rağmen her geçen gün yollarımı daha özlemle gözlüyordu. Bazen öfkesinden soğuk davranmaya beni terslemeye çalışsa bile bu o kadar hoş duruyordu ki… Tanıştığım yeni bir komşumla da arkadaşlığa başladık. Güzel bir kadındı, hemen hemen yaşıt sayılırlardı. Fakat bu kadının bakışında, duruşunda, gülümseyişinde her şeyinde mükemmellik akıyordu. Çok güzel değildi fakat işini iyi biliyordu. Elde etmek istiyorsa mücadele etmek gerektiğini erken yaşta kavramıştı. Ucuz kitaplarda ki aşk sahnelerinin gerçekliğine inanmayan tavırları vardı. Kendinden emin duruşu ve saire ve saire. Ama masalsı yanı yoktu. Sadece yemek yenilip arada sırada sevişilinebilecek bir kadındı. Alt tarafı kadındı işte. Komikti, neşeliydi her şeyi ile beni tamamlayabilirdi. Ama sırtımın gerisinde hüzünlü bakışlarla beni izleyen kadına gidiyordu aklım. Böyle bir cezayı hak etmiyordu. Keşke onunla hiçbir zaman konuşmamış olsaydım. Şimdi nasıl vazgeçirebilirdim ki. Ya da kendime bile itiraf edemediğim şimdi nasıl vazgeçebilirdim ki. O kadar mutsuz o kadar çaresiz duruyordu ki. Kaybetmişti, üstelik beni kendinden kat kat güzel bir kadına kaptırmıştı. Ve durup her akşam bizim kahkahalarımızı izlemek zorundaydı. Yerinde olmayı asla istemezdim. Bu cezayı sonlandırmak istedim. Belki yavaş yavaş vazgeçirebilirdim kendimden. Bu kadar ağırını hak etmiyordu. Belki bende vazgeçerdim. Belki de masal olurdu. Bir akşam çat kapı dükkana girdim. Öylece orda duruyordu. Bana güzel görünmek için tertemiz elbiselerin içinde, çocukça geriden ördüğü saçıyla karşımda duruyordu. Gözlerim gözlerine kitlendi yine. Kahve iri gözlerinde terkedilmiş bir kadının bakışları vardı artık. Git diyordu sanki bana. Ama öfkeyle değil. İlkkez kendisine acımamı isteyen bakışları vardı. Kendisini azat etmemi isteyen kelebek kadar hassas bakışlarla ruhuma işliyordu. Sarılıp ona hüngür hüngür ağlamak istiyordum. “Kendini aşağılama artık bu dünya aşağılık. Tanrı aşağılık sana acımadı, sana acımayacak.”demek istiyordum. Zavallıcığı o kadar aşağılamışlardı ki artık kendini aşağılamak olağan bir şeymiş gibi geliyordu. Ama karşımda kendi için söylediği sözlere tahammül edemezdim. O bir yakut gibiydi sadece hamdı üstelik diğer kadınlardan daha kutsaldı çünkü hala saftı. Bütün bu aklımdan geçenleri bir çırpıda kendisine söyleyiverdim. Gözlerinde utangaç bir kız çocuğu belirdi. Taktir edilmeye kanarcasına susamış gibi. Aptal bir bahaneyle ona iade ettiğim kitabı yeniden istedim. Öylesine girdiğim dükkanından ellerim boş neden geldiğimi bilmeden çıkmak kafasını iyice allak bullak edecekti. Kendini savunmaya bana karşı kabuk bağlamaya çalıştı. Çocukça bir çok cümle… Öyle güzel yakışıyordu ki dudaklarına beylik laflar. Ne vardı tanrı biraz acısaydı bu çocuğa.

Sonraki gün heyecanla kitabı bana verdi. İçerisinde ufacık bir not. Aşkını ilan eden bir kağıt parçası… Başımdan aşağıya kaynar sular döküldü adeta. Ne demem gerekiyordu. Gidip ona bizim asla olmayacağımızı izah edemezdim. Hem ne diyecektim. Diyecek tek kelime yoktu. Sonra öteki kadın geldi. Kağıdı ona verdim. Bir anda oluverdi her şey. Kağıdı okuyunca boynuma atladı. Heyecanla beni öpmeye başladı. Kendisine yazıldığı sanılan bir notun hayal kırıklığını duyunca öfkeyle basıp gitti. Ardı sıra koşturdum. Tam peşinden ilerlerken kapıda zavallı çocuk belirdi. Gözlerimi ona diktiğimde bir karar vermem gerekiyordu. Ya masallara inanacaktım ya da dünyaya… Köşeyi dönmeden yakaladım kadını. Ne yaptığımı bilmeden kendime doğru çekip öptüm. Arkasını döndü koşmaya başladı. Arkamda beni izleyen zavallı çocuğu hissedebiliyordum. Ama artık yolumu seçmiştim. Masallara inanmayacak kadar büyümüştüm. Sonrasında “Yabancı” küllere karıştı. Bir daha da zavallı çocuktan haber alınamadı.

Keşke her şey masal olsaydı. Cesaretimi toplayabilseydim. Kendime ya da ona inanabilseydim. Ya da keşke ölebilseydim. Her neyse… Yolunu kaybetmiş gibiyim artık. Hiç bir gemiye yetişememiş yolcu gibi. Dilerim ki tanrı yoktur. Eğer varsa cehenneminde yanacağım kesin… Dilerim ki cehenneminde yanarım!

28 Ağustos 2009 Cuma

Yabancı (Final)

Ondan kaçmanın kurtulmanın sayısız yoluna başvurdum. Hiç biri unutmama yardımcı olmuyordu. Sanki bataklığa saplanmış gibiydim kurtulmaya çırpındıkça beni daha da derine çekmekten başka bir işe yaramıyordu. Kendimi serbest bırakamıyordum. Tutunacak avutucak tek bir erkek bile yoktu. Muhakkak biri ölmeliydi. Kendimi öldürmem en doğrusuydu aslında.

Birkaç ilaç şişesine bakardı. En fazla uykuya daldıktan sonra hiç bilmediğim yepyeni bir alemde onsuz gözlerimi açardım. Hem beni aşağılayan, hor gören kimse de olmazdı. Bu düşünceyi hiçbir zaman gerçekten hissetmedim. Kendimi öldürmek kendimi aşağılamaktır diye yalandan bir gerçekliğe sığındım. Oysa kendimi öldürmek yaptıklarımdan, yaşadıklarımdan daha hafif bir ceza olacaktı.

En güzeli kadını öldürmekti. Böylelikle aramıza girdiği için cezasını cehennemin derin çukurlarında çekerdi. Hem benim gibi onu asla sevemeyecekti de. Bu ona yapacağım en güzel hediye olurdu.

Ya da onu öldürmeliydim. Böylelikle kimsenin kalbi daha fazla acımazdı…

Korkmayın hiç kimseyi öldürmedim. Kimseyi öldürecek kadar büyük bir cesaretim olmadı. Kendisini öldüremeyen ödlek nasıl olurda bir başkasını öldürebilir. Hem biri nasıl öldürülür henüz onu bile bilmiyorken.

Saplantılı bir aşkın tam orta yerinde kefenlenmiş gibi kımıldamadan sessizce bekledim durdum. Belki geri dönerdi diye.
Günlerden bir gün kitapçı dükkanına yeniden geldi. Eşsiz gülümsemesiyle sıcacık içeriye girdi. Bütün samimiyetiyle benimle konuşmaya can atıyormuşçasına kendisine bir tabure çekti.

-eee ne haberler var bakalım?
-Hiçbir haber yok.
-suratın neden asık senin bakalım?
-Yok bir şeyim.. bilmem.. sen hayırdır? Uğramazdın son zamanlarda..
-Evet çok yoğundum şiir okumayı özledim…

Şiir okumayı özledim demişti. O halde beni özlemişti. Sıkılmıştı o bayandan. Ya da zaten hiç birbirlerine ait değillerdi. Benim kuruntumdu bu. Kesinlikle öyle olmalıydı. Zaten güzel bir kız değildi. Hiçbir özelliği yoktu. Benden güzeldi evet. Ben bir domuzdum evet. Ama.. ama onunla hiçbir satır cümle konuşamazdı. Şiiri konuşamayacak kadar sığ bir kızdı. Kitap bile okumuyordu. Oysa ben… ben… ben cahildim.. ama bir şey olmalıydı bende. Tanrı bu kadar acımasız olamazdı. Muhakkak işlendiğimde bir kuğuya dönüşmeliydim. Gökten binlerce elma düşmeliydi. Hikayenin sonunda biz öpüşmeliydik. Bu hep böyleydi. Her masalda her aptal filmde ve kitapta sonunda öpüşürlerdi. Sonunda mutlu olurlardı. Yazar içi rahat kapatırdı kitabının kapağını. Kitaptaki cadılar yok olur giderdi. Yoksa kitapta ki cadı mı bendim. Delirmek üzereydim ama umurumda değildi. O gelmişti. Yeniden gülümsemişti. Bu hepsinden önemliydi.
Biraz sohbet ettikten sonra şiir kitaplarının olduğu bölümde dolaştı durdu. Gözleriyle bütün kitaplara ilk geldiği zamanki gibi tek tek dokunuyordu. Sonra aniden kafasını bana doğru çevirdi.

-Söyle bakalım Kadın şiirinin olduğu kitap nerede? Sattın mı yoksa.
-Evet! Şey hayır. Evde kitap. Çalışma odamda.
-Yani senin artık öyle mi.
-İstersen sana verebilirim.
-Çok memnun olurum ama eğer sen çok sevdiysen ben başka bir tane daha seçebilirim. Belli ki senin için özel bir kitap olmuş.
-Hayır hiçbir özelliği yok. Evde unutmuşum sadece. Sen sormasan aklıma bile gelmezdi. Hem ben onu çaydanlık masayı yakmasın diye altlık olarak kullanıyorum!
-Buna üzülürüm işte. O şiir benim için çok özeldi. Benim gördüğüm gibi görüyorsun sanmıştım. Çok yanılmışım.
-Üzgünüm. Kafam allak bullak bu aralar. Yarın sana getiririm o kitabı. Hem o şiir bana yakışmıyor.
-Neden öyle söyledin.
-Şey.. ben domuza benziyorum.
-Lütfen susar mısın! Bu hiç hoş bir konuşma değil. Eğer yarın getirirsen alırım. Ama kendine haksızlık etme. Senin zekan binlerce güzel kadının görüntüsünden daha şahane. Yakut işlenince mi değer kazanır sence. Yakut, yakuttur. İşlense de işlenmese de. Kıpkırmızı bir elmas…

Bu sözlerle havalara uçmuş gibiydim. Yeniden eskisi gibi hür ve özgür kılmıştı ruhumu. Bütün kuşatmalarını geri çekmiş sessiz bir ateşkes imzalamıştı adeta. Bunca güzel cümleyi de bir özürmüş gibi bana sunmuştu. Bütün dikenli teller yerini mükemmel bir arzuya bırakmıştı.

Bir sonra ki gün kitabı ona vermek için raftan nazikçe çıkardım. Artık zamanı gelmişti. Benim hikayemde de ilkkez bir mutlu son olacaktı. Bütün insanlar, kuşlar, ağaçlar her şey ama her şey şaşkınlıktan küçük dillerini yutmalılardı. Bütün cesaretimi toplayarak kitabın arasına bir not bıraktım. “Belki zor olacak ama artık içimde tutmak istemiyorum. Biliyorum ki sende aynı hislerle geceleri uykulara dalıyorsun. Ben her gece kafamı yastığa koyarken senin suretin ile uykuya dalıyorum. Ve her sabah senin varlığının eşsizliğe gözlerimi açıyorum. Biliyorsun bütün bunları zaten ama ben yine de söylemek istedim. Seni seviyorum…”

Akşam iş çıkışı kitapçı dükkanına gittiğimde ortalıkta görünmüyordu. Biraz bekledikten sonra çıkageldi.

-Merhaba güzellik!
-Merhaba utandırıyorsun beni..
-Utanılacak hiçbir şey yok. Ama kitabı unuttuysan bozuşuruz haberin olsun.
-Asla!

Kitabı verdim biraz sohbet ettik. Ve çıkıp gitti. Kitabı açtığında ne yapacağını delicesine merak ediyordum. Şaşıracaktı muhtemelen. Ama sonra. Yanıma gelecekmiydi? Gülümseyecekti muhtemelen. Belki de uzun bir yürüyüşe çıkacaktık ve beni karanlık bir sokağın sonunda öpücüklere boğacaktı. Rüya gibi bir şey… Heyecandan ellerim ayaklarım titriyordu. Ha geldi ha gelecek diye beklerken genç bayanı gördüm. Elinde mor kapağı ile şiir kitabıyla ilerliyordu. Arkasından da hızlı adımlarla o geliyordu. Kapının önünde durmuş şaşkınlıkla izliyordum. Kalbimde ki acıma ölümüme sebep olacaktı. Yemin ederim ki oracıkta öleceğime inanmıştım. Kitapçının önüne geldiğinde biraz durdu. Bana bakışlarını sert sert dikerek hızlı bir şekilde kafasını ilerleyen kıza doğru çevirdi. Hızlıca peşinden koşmaya başladı. Kız tam köşeden dönmek üzereydi ki kızı kolundan tuttu. Kitabı elinden aldı sokağın tam ortasına fırlattı. Kız gözleri yaşlar içerisinde ona bakıyordu. Uzun kömür karası saçları rüzgarda parıl parıl uçuşurken bir kuğu gibi görünüyordu. Kızın ellerini tuttu. Gülerken dans eden kaburgaları heyecandan titriyordu. Ne söyleyeceğini bilememe şaşkınlığı içerisinde kızı kendine doğru çekti. Etrafta bakan insanlara aldırmaksızın kızın dudaklarına yapıştı. Oracıkta masalın sonunu yazmışlardı. Uzun uzun öpüşmediler. Kız tokat atmadı. Ağlayarak koşmaya başladı. Oğlan da peşinden ilerledi. Köşeyi dönüp gözden kayboldular.

Bütün bunları izledikten sonra üzerimde ona güzel görünmek için aldığım bütün kıyafetleri çıkardım. Masanın üzerinde duran anneannemden anneme yadigar, annemden bana yadigar demir paslı makası aldım. Tek örükle salınmış saçlarımı kestim. Raflarda duran bütün kitapları aşağıya inidirdim. Süs olsun diye raflara yerleştirdiğimiz gaz lambalarından birini alıp bütün dükkana döktüm. Bir kibritle bütün dükkanı ateşe verdim.

Çırılçıplak bir şekilde otobüs durağına ilerledim. Bir otobüsün bana acıyıp erken gelmesini dilemiştim. Neden ben ne zaman kendi evime sapmayan bir otobüs bekleyecek olsam sanki sözleşmiş gibi evimin yolunu tutan otobüsler erkenden durağıma kıyılarıma yanaşır? Cevabını inanmalısınız ki ben de bilmiyorum. Hem bilseydim bile bunun otobüslere de bana da faydası olmayacaktı.

27 Ağustos 2009 Perşembe

Yabancı (5)

Gün geçtikçe daha da yakınlaşıyorduk sanki. Ama bu yakınlık ona bazı haklar veriyordu. Artık bana eskisi kadar kibar ve anlayışlı değildi. Zekasının benden üstün olduğunu çok iyi biliyordu. Eskiden bunun altında ezilmemem için o eşsiz üstün zekasını saklar, ağzımdan çıkan her sözcüğü hayranlıkla izler gibi davranırdı. Artık bundan sıkılmış olmalı. Yahut bundan cesaret alan ben zekamın ondan üstün olduğunu da sanmış olabilirdim. Bunun tersini göstermek için basit kelime hatalarıma, anlamadığım konularda benimle alay edip kabaca yüzüme vurabiliyordu. Bilgim olmayan bir konu hakkında aptalca bir kelime söyledikten hemen sonra kendisi düzeltip bilmediğim konu hakkında yaptığım bilgiç tavırlara sanki düşmanmış gibi karşı geliyordu. Bazı zamanlar bu karşı gelmeler azarlamalara bile dönüşebiliyordu. Bir süre sonra bu davranışları beni incitmeye kendimi aptalmışım gibi hissetmeme sebep oldu. Bunu anladığım sürede kendi kabuğuma çekilip daha kısa cümleler kurmaya başladım. Nasıl olsa artık eskisi gibi uzun sohbetler etmemizin olanağı kalmamıştı. Onun açısından bakıldığında durum böyle değildi tabiî ki de. Oysaki kısa konuşmalarımızda bile hızlı bir alayla karşı karşıya geliyordum. Bir süre sonra bu aramızda derin bir soğukluğa dönüşmeye başladı. Bu soğukluk onun umurunda bile değildi sanki. Oysa ben belli etmemeye çalışmakla beraber için için acı çekiyordum. Geldiği zaman soğuk davranıyor gibi görünsem de eskisi gibi uzun ve neşeli sohbetlere dönüştürmek için ufacık bir ışık, ufacık bir hareketini bekliyordum. Bunların hiç birini yapmadı.


Bunca yakınlığa rağmen bir kez bile baş başalığımız olmamış gibiydik adeta. Artık kitapçı dükkanına bile uğramıyordu. Nadiren de olsa göz göze gelirsek kuru, boğuk her halinden zoraki olduğu belli olan bir selamdan başka cümle çıkmıyordu dudaklarından. Ne yapmış olabileceğimi nerede yanlış yapmış olduğum hiçbir zaman anlayamadım. Belki dudaklarımdan kalbini incitecek yanlış bir cümle belirmişti. Bu mümkündü, ama bunun için beni ebediyen silmesi mümkün değildi. Onun dudaklarından dökülen cümlelerin hepsi dikenli teller gibiyken, benim cümlelerim limon ağacı iğnesi kalınlığındaydı sadece. Onun dikenli telleri bütün bedenimi, ruhumu sarıp, varlığımı kanatırcasına batıyordu. Bütün bu can acıtmalarına karşılık mini minnacık bir gülümseyişi bütün açılmış yaralarıma merhem olup yaptığı her şeyi oracıkta affediveriyordum.

Ve sonra dediğim gibi sessizliğe gömüldü. Suskunluğu etrafımı kuşatan dikenli tellerden daha keskin, daha delici anlayacağınız gibi daha can acıtıcıydı.

Günler günleri kovalayıp bu sessizlikle baş etmeye çalışırken dükkanın dışından onun neşeli sesini işitmeye başlamıştım. Belki aylardır görmeye alıştığım asık suratını ilkkez gülümserken görecektim. Heyecanla kitapçıdan dışarıya çıktım. Belki hayatında kötü giden olayların çözümünü bulmuştu ve bu uzun süren sessizliğinde nihayeti gelmişti. Belki bilmeden yaptığım hatayı, eşekliği affetmişti. Belki de bu sessizliği beni böylesine ağır cezaya mahkum etmenin ne kadar saçma olduğunu anlamıştı. Kapıdan onun sesine doğru koşarken çocuk gibi heyecanlanmıştım.

Dışarıda küçük bir sehpanın etrafında birkaç boş tabure ve onun sırtını gördüm. Elinden düşürmediği kaçak sigarasını tüttürüyordu. Sehpanın üzerinde koyu demli bir çay bardağı ona eşlik ediyordu. Sanki karşısında yavru bir köpek oyun oynuyormuş gibi neşeli kahkahalar atıyordu. Her kahkahasında kaburgaları dans ediyormuş gibi uyum içerisinde hareket ediyordu. Yanına doğru temkinli adımlarla ilerledim. Duvarın kapattığı gözlerimin göremediği beyaz, kirlenmiş eski taburenin üzerinde hoş bir bayanla oturuyorlardı. Başımdan aşağıya sayısız kaynar su dökülmüş gibiydi. Kafasını kaldırıp yüzüme baktığında gözlerimiz bir birine çakıştı. Sanki karşısında eskiden şen şakrak sohbetler ettiği ben değilde iğrendiği nefret ettiği biri varmış gibi bakıyordu. Aynı babam gibi, teyzem gibi bir domuza bakarmış gibi iğrenen gözlerle baktı. Kafasıyla kuru bir selam verdi. Güzel hoş bayana kafasını yeniden çevirdi. Onu güldüren, neşelendiren sohbetlerine yeniden döndüler. Uzaklaşmaya çalıştım. Kaçmaya çalıştım. Ölmeye çalıştım. Her neye çalıştıysam da her gün onları el ele göz göze sevişirken görmekten kurtulamadım. Kaçmak istedikçe her gün ayrı bir sebepten dolayı yine onları görebileceğim yere çakıldım.

Belki güzel olsaydım en azından yüzüme bakılacak kadar güzel olsaydım bende birini bulabilirdim. Artık beni tanıştırdıkları yaşlı adamlar beni istesinler diye saçma sapan şeyler söylemeye başlamıştım. Her hüsranlı aşkın sonunda olduğu gibi kaçıp gitmek kurtulmak en doğrusu gibi gelmişti. Yine aynı acıyı yaşayacak olsam yine kaçıp gitmeyi, kalıp seyirci kalmaya tercih ederdim.

Öyle tuhaf bir histi ki nasıl anlatsam. Nasıl anlatmayı denesem. En mükemmel yazar, şair bile bu acıyı kaleme alamaz. En usta ressam bile tamamlayamaz. Hep bir yerinde boşluk eksiklik kalır. Size anlatabileceğimi sanmıyorum. Berbat bir yazar, kötü bir şair, domuz gibi bir insandan nasıl bu acıyı tasvirleştirmesini bekleyebilirsiniz ki? Çaresizce yalnızca tanrıya sığınıp onu kendinize istemek yerine unutmak için yalvarmak belki anlatabilir bu acıyı. Artık yalnızca onun varlığını her şeyini unutmak istiyordum. Artık yalnızca onu unutmak istiyorum. Yalnızca kurtulmak istiyordum…

25 Ağustos 2009 Salı

Durun! Söyleyeceklerim var

Yabancı isimli :P hikayeme kaldığım yerden devam edeceğim ama öncelikle anlatmam gereken şeyler var (mecburmuşum gibi, çok mu ciddiye aldım nedir?)


İşimden ayrıldım. Patronum artık beni rahatsız etmeye başlamıştı. Gecenin köründ arayıp saçma sapan bahaneler türetiyordu. Aynı süreçte gizli numaradan bir de sapığım olunca iyice kıllandım ayrıldım işten. Soluğu savcılıkta aldım numara bulunsun diye şikayetçi oldum.


Adliye çok enteresan bir yer. İlk izlenimim oruç milletin kafasına vurmuş. Savcılar mavcılar kafayı yemiş azizim. Bir zottirik dilekçe için beni ordan oraya sürüklediler. Alttarafı gizli numara tespiti için şikayetçi oldum mazallah daha önemli bir sorun için gitsem adliyede kalıverirdim (tövbee haşaa).


Bir hatun var şimdi klavyesi on parmak şahane bir şey. İfademi alacak sözde. Bir saat ifade vermek için bekledim. Asık suratlı savcı sanırım seslendi bana. Girdim içeri söyleyeceğim iki cümle sadece. Gizli numara rahatsız ediyor, tespit edilmesini arz falan ederim. Ben bunu demedim. Ben ağzımı açıp tek kelime etmedim. Onparmak abla yazmaya başladı ifademi. Amaninnnn ben bile inandım rahatsız olduğuma. O nasıl güzel ifade yazmaktır öyle! İki kelimelik zottirik işim sayfalarca tuttu. Hayır süper ama anlamadığım bir şey var. Madem ben ağzımı açıp tek kelime etmeyecektim be memleketimde ki hukuk sistemi beni neden orda ağaç gibi diktin! O abla şahane yazıyor zaten!


Ehh bekleyeceğiz işte. Anlayacağınız ölme eşşeğim ölme. Birde kürkçü dükkanına geri dönüş. Babayla çalışmaya devam.


Pasaja döndüğümde ramazan ayı başlamıştı. :P Yıllar önceymiş gibi anlattım. Oruç herkesin kafasına vurmuş. Millet sinirli aksi. Hoş pasajda oruç tutan iki üç kişi falan var. Adamlar istikrarlı. Kimsenin oruç tutana saygısı yok ama! Hakkatten ya! Benim öyle derin bir inanç sistemim yok ama inancını yapan adamın yanında sigara tüttürüpte su içemem azizim! İçim acır üzülürüm. Kişi aç aç oturacak dakika saniye sayacak ben karşısında sigara hüpleteceğim, çay içeceğim. Ayıp ya günahını saymıyorum bile.


Pasajda çaycı abimize yardım eden bir ablamız vardı. Hatun tam kırık çıktı. Dün canım sıkıldı tavla oynamayı biliyor musun abla dedim. ehh kem küm dedi. Tavla tahtası varda zar, pul hak getire. Çay markalarından pul yaptım, küp şekerlerden de zar. Başladık oynamaya. Ablayla pek samimiyetim yok lakin. Ama sohbet saçmalanmaya gitti iyice.


Abla- Sen hiç seviştin mi kız?

Ben- Honk o nasıl cümle abla!

-Tam anlamıyla demiyorum kız.

-abla saçma saçma konuşma ya.

-Sevgilinde mi olmadı

-Olmadı!

-Boşa yaşamışsın sen, paketi aynen iade mi edeceksin!


Hayatımda yaptığım en enteresan konuşma budur sanırım. Ben ki blogumda küfürün ayıp sözün (ayıp söz:P) kralını yazarım. Azizim duyunca yüzüm kızardı. Sanane be bacım! Ben sana soruyor muyum? Abla azıcık senin için kaşar diyorlar var mı aslı astarı diye. Tövbe yaa! İnsan insana sorar mı böyle şeyi:S. Erkeklerin kadınlarla yatak hikayelerini anlatma hikayeleri var ya hani. Harbiden de hikaye!


Ohoo kadınlar ununu eledi eleği de astı çoktan. Ne pozisyonlar konuşuyorlar varya ben şahsen utanıyorum.


Neyse bir ramazan ayına daha girdik. Ramazanları ben sevmiyorum sanırım.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Yabancı (4)

Şiire alıştırmak… Aşka mı alışmam lazım. Bu çirkinlikle bana aşık olacak mükemmel adam bu mu yoksa. Okuduğum kitaplarda bile bu kadar uçuk bir senaryo görmemişken bunun gerçek olduğuna nasıl inanabilirim. Kadın! Nasılda güzel bir şiir.

“Yalnız bir kadın duruyor limanda
Her gün ayrı bir gemi yanaşıyor kıyılara
Aldırmıyor… Aldırmadan denize aşık yaşıyor.
Kadın denize, deniz dalgalara aşık
Dalgalar gemileri yalıyor
Gemiler limanlara vurgun
Kadın yaralı ve yapayalnız…”

Eve döndüğümde şiiri ezberlemiştim artık. Kadın yaralı ve yapayalnız. Akşam olunca çatı katında ki eski eşyalara bakmak için yukarıya çıktım. Yukarısı da evin içi kadar berbat bir haldeydi. İyice bir temizlenmesi elden geçmesi gerekiyordu. Babamla konuşup çatı katını temizledikten sonra orasının çalışma odam olup olamayacağını sordum.

-Ne için çalışacaksın orada
-Birkaç yazı denemesi şiir yazmak istiyorum.
-Sen ve şiir! Hahh! Alttarafı çaycı parçasısın! Şiir neyine senin!

En azından senin gibi kokmuş bir ayyaş değilim diye haykırmak istedim. Tırnaklarım avuçlarımı paramparça etmişti. Hevesimi bir çırpıda mahveden babam ısrarıma karşılık ne halim varsa görmemi söyledi. Akşam karanlığında çatıyı tertemiz bir hale getirdim. Çatıda bulduğum eski sandığın içerisinde annemin benim yaşlarında giydiği çoğunun rengi solmuş ama yinede elden geçirilip temizlenirse kullanılabilecek birkaç kıyafetini buldum. Belli ki hepsi pahalı güzel şeylerdi. Hepsini sabah yıkamak için odama indirdim. Sonraki gün iş çıkışında yine kitapçıya gittim. Babam eve geçtikten yarım saat sonra genç adam da geldi.

-Merhaba nasılsın bu gün bakalım?
-Çok iyiyim siz nasılsınız?
-Ben sadece iyiyim, peki sen neden çok iyisin?
-Çatı katımda kendime ait ufak bir çalışma odası hazırlıyorum. buradan çıkıp boya almam gerekiyor ama sanırım yetişemeyeceğim.
-Nereye yetişemeyeceksin?
-Boyacıya, bu kadar erken kapatamam dükkanı. Babam kızar sonra.
-Gündüzleri burada duran adam baban mı senin?
-Evet.
-İstersen git boyalarını al ben senin yerine göz kulak olurum buraya. Hem kitap seçeceğim.
-Ahh çok iyi olur.

Boyaları almak için hızla çıktım dükkandan. En güzel renkleri bir bir seçmeye özen gösterdim. Duvarları iç karartıcı bir renge boğmamak istiyordum. Ama rengarenk bir cennete de dönüştürmek istemiyordum. Şampanya renkli boyaları aldım ve dükkana geri döndüm.

-Ohoo küçük hanım nerede kaldınız?
-Renk seçmekte zorlandım ama sonunda bir renk beğenebildim.
-Anlat bakalım şu çalışma odanı
-Ben yazı yazarım. Küçük öyküler. Sahi sizde şiir yazar mısınız?
-Hahahah! Konudan konuya atlamakta üstüne yok sanırım. Evet şiir yazarım. Ama okumayı yazmaktan daha çok severim.
-O halde siz size aşık olunmasını çok sevmiyorsunuz. İmkansız aşkları seviyorsunuz. Yasak ve günahkar aşklar.
-Hah! Bunu da nereden çıkardın.
-siz dememişmiydiniz şiir aşktır diye. Okunmayı sevmeyip okumayı sevdiğinize göre.
-Aslında.. şey bilmiyorum. Hem yavaş ol küçük hanım beni zor durumda bırakıyorsun!
-Şey özür dilerim
-Özür dileme yoksa bir bedava kitap daha almak zorunda kalacağım ufaklık. Peki ya sen? Okumayı mı okunmayı mı seviyorsun.
-Daha önce hiç kimse yazılarımı okumadı. Ama okumayı çok seviyorum. Ve sizinde okumanızı isterim.
-Çok tehlikeli…
-Efendim?
-Saat geç oldu küçük hanım yolun başına kadar size eşlik edeyim buralar pek tekin değil iyi bilirsiniz ki.
-Peki.

Dükkanı toparlamama yardım etti. Ama hala daha ona kim olduğunu sormamıştım. Komşulardan duyduğum kadarıyla genç bir mimardı. Ofisinde gün boyu çalışıyordu. Hakkında bu kadar az şey bildiğim adamın ne çok şeyini biliyorum aslında. Biraz kafa karıştırıcı. O hafta çatı katının boyasını bitirdim. Küçük sevimli bir çalışma odası haline getirdim. Artık hemen her akşam kitapçıda buluşup şiir, kitaplar ve aşk üzerine sohbetler ediyorduk. Karşımda bacak bacak üzerine atıp tutuşan sigarasından derin bir iç çekmesini hayranlıkla izliyordum. Dokunamayacağım yasak bir meyve gibi yalnızca rüyalarımda ellerine, avuç içlerine dokunabiliyordum. Aradan sekiz ay geçmesine rağmen ne o bana açılabilmişti nede ben ona. Belki benim hissediğim şeyleri o bana hissetmiyordu. Açıkçası bir şey hissedip hissetmemesi umurumda bile değildi. Okumayı seviyordum ama beni okumasını da istiyordum...

21 Ağustos 2009 Cuma

Yabancı (3)



İlerleyen günlerde çalışırken, uykuya dalarken, babamın çamaşırlarını yıkarken aklımda hep genç adam vardı. Ve o ilk gülümseyişi. Uzun süre iş çıkışı kitapçı dükkanına uğramadan eve dönüyordum. Babam neden gelmediğimi hiç sormuyordu ama yemek yerken bir kaşını kaldırarak beni süzüşünde neden aradığı apaçık belli oluyordu. Bir akşam yemek masasındayken
-giysilerim çok eski
-bunun senin için bir önemi var mı sen hep eski kıyafetleri giyersin bunu sevdiğini sanıyordum
-sevmiyorum mecburum diye giyiyorum
-iyice fakir yaptın sen bizi sana kıyafet alacak kadar kazanıyoruz şükür
-ben senin paranı istemiyorum
-sende kazanıyorsun o halde kendi paranla al
-o zaman kitapçının dükkanını…
-onu ben öderim zaten senin aldığın üç kuruşla oranın temizliği bile ödenmez sen git istediğini al


Aldığım maaş bile aşağılanıyordu. Ama bu umurumda değildi kendime güzel büyüklerin giydiği kıyafetlerden alacaktım. Yirmiüç yaşındaydım ama yirmiüç yaşında olmama rağmen onyedi yaşında gibi gösteriyordum. Yirmiüç yaşındakiler nasıl giyinir kestiremedim. Bir sonraki gün iş çıkışı birkaç mağazaya girdim. Kıyafetlerin hepsi yeni tertemizdi. Üzerimdeki döküntüleri gören mağaza çalışanları çoğunlukla beni dilenci sanıyorlardı. Çalışan kızlarında yardımıyla birkaç kıyafet aldım kendime. Hepsi birbirinden güzel yepyeni kıyafetler. Kalan paramla kışlık hoş bir çizme aldım. Eve döndüğümde bütün kıyafetlerimi tek tek çıkarıp dolabın içerisinde duran kırık aynaya bakarak denemeye başladım. Hangisini giyersem giyeyim öteki kızlara hiç benzemiyordum. Hala çirkin hala pis bir domuz gibi duruyordum. Tek fark pis kıllı bir domuzun üzerine geçirilmiş bez parçalarıydı. Kusurun saçlarımda olduğunu gördüm. Dağınık ve yapış yapıştı. Hemen hamama girip bir temiz yıkandım. Evde tarak aradım ama tarak yoktu. Bu yaşıma dek üç yada beş kez saçlarımı taramıştım. Onunda zamanını hatırlamıyorum bile. Parmaklarımla dolaşmış saçlarımı çözdüm. Tek bir örük yapıp kıyafetleri yeniden denedim. Bu kez daha temiz bir domuzun üzerinde ki bez parçaları gibi durmuştu. En azından çamurdan arınmış olmama mutluydum.

Bir sonra ki gün iş yerine gittiğimde patronun fark edeceğini umuyordum. Ama gün boyunca eski ben kimse herkes yine aynı şekilde aşağılıyıcı, emredici davranıyordu. Hevesim gitgide kırılmıştı. Oysa hikayelerde çirkin ördek güzel bir kuğuya dönüşüyordu. Demek ördeğin mayasında vardı güzellik sadece tüyleri karaydı o kadar. Ama benim hamurumda da kaderimde de çirkin bir domuz olmak yazılmıştı. Akşam olunca sabah ki umudumu da hevesimi de kaybettim. Ama ayaklarım yine de beni kitapçı dükkanına sürükledi. Her ne olursa olsun yeni elbiselerimle ve saç örüğümle genç adamı görmek istiyordum. Belki babam erken gidebilirdi. Erken giderse eğer gelir sohbet ederiz diye düşündüm. Belki kitaplardan konuşurduk. Şiirden konuşacağı kesindi. Şiir kitabı almıştı çünkü. Ama ben şiiri hiç sevmem hiç anlamam. Alt tarafı üç beş süslü cümlenin ard arda sıralanışından ibaret. Bir anlam aramak saçma ve zaman kaybı. Hem eğer gelirse ona plaklarımı bile gösterebilirdim. Bütün bu tatlı hayallerle kitapçı dükkanına gittim.

İçeriye girdiğimde babam sandalyenin üzerinde uyukluyordu. Sinirlendirmeden onu uyandırdım. Gözlerini araladığında sırıtmaya başladı. “ben eve gidiyorum sen de buraları toparla gecikmeden çık. Maazallah bu güzellikle yolda kaçırmasınlar seni” dedi. Hiçbir şey söylemedim. Babadan kalma çakmağını, tablasını aldı ve çıktı. Genç adamın gelme ihtimaline karşılık raftan değişik ilgisini çekebilecek bir kitap baktım. Belki bir doktordu bilim kitaplarından okumalıydım. Ama bir soru sorabilirdi. Bilimden hiç anlamamki. Siyasi kitaplardan okuyabilirdim. Bu da beni ağır gösterirdi. Hem siyaseti seviyorumda. Ama siyaseti sevmiyor olabilirdi. Hem politik görüşünü bile bilmiyordum. Kapağı en gösterişli olan bir kitabı elime aldım. Epeyce kalındı, hayatı sorgulayan felsefe içerikli saçma sapan bir kitaptı. Sayfalarca okumama rağmen dükkanın köşesinden paçasını bile görememiştim. Okuduğum kitaptan hiçbir şey anlamıyordum. Hem içeriği berbattı hem de aklım fikrim kapıdaydı. Hissediyordum, biliyordum gelecekti. En kötü ihtimalle geçerken bir “iyi akşamlar” demeliydi. Komşuyduk sonuçta, aynı yerde çalışıyorduk. Sahi hala ismini bile bilmiyordum genç adamın. Geldiğinde nasıl hitap etmeliydim. Beyefendi demek ne kadar doğru olurdu? Hayır olmaz “beyefendi” fazla resmi kaçardı. İyi ama samimi de olamazdım ki… bütün bu düşüncelerle içim geçmiş uyumuş olmalıydım ki bir sesle irkildim.

-saatin kaç olduğunun farkında değilsin herhalde
-şey uyuyakalmışım
-kitap pek sürükleyici olmasa gerek
-evet epeyce sıkıcıydı
-şu takas işini yapayım dedim elinde güzel şiir kitapları var mı?
-ben pek şiirden anlamam hepsi sözcükten ibaret hangisini alırsanız alın ya aşktan dem vuracak ya ayrılıktan
-öyle deme ama ölümü de ele alan güzel şiirler var
-hahh ölüm ayrılık değil mi sanki? Hepsi iç karartıcı şiir iyi hissettirmeli insana birbirini terk etmiş yasak aşkların acılarını neden dinlemek isteyeyim ki?
-o halde sana göre aşk tatlı bir şey
-bilmiyorum ama acı bir şeyi sevmek delilik bence
-hiç aşık olmadın değil mi?
-hayır olmadım
-olsaydın sende şiir okurdun gece gündüz
-şey… o halde siz aşık olmalısınız
-hahaha! Güzel yerden yakaladın taktir ettim şimdi seni ehh gençliğimde bende bir iki kez aşık olmuştum
-peki ne oldu
-şiir oldu hahaha!
-gençliğimde dediniz oysa genç gösteriyorsunuz
-büyüdüm ben ufaklık sende şiirleri okumaya başlayınca sende kocaman olacaksın
-demek büyümek böyle bir şey
-nasıl bir şey?
-insanları aşağılamaya siz büyümek diyorsunuz oysa büyümek falan değil! Üstelik ufacık çocuklar sizden daha büyük.
-Anlayamadım?
-Düşünsenize çocuklar çok acımasız olur bir şişman bayan gördüklerinde düşünmeden alay ederler. Elbisesi yırtık başka bir çocukla, kekeme bir adamla. Yani eksiklik buldukları her şeyle alay ederler. Ama bunu düşünmeden yaparlar. Belki de istemeden. Oysa siz kendinize büyüdüm derken o çocukların yaptıklarının aynısını yapıyorsunuz! Belki de istemeden.
-Hala anlayamıyorum. Seni incitecek bir şey söylediğimi de sanmıyorum.
-Eksikliğimle alay edip kendinizi benden üstün tutuyorsunuz!
-Eksikliğin nedir?
-Şiirden anlamıyorum. Şiirden anlamam için aşık olmam gerekiyor. Aşık olmadığım için henüz “ufaklık!” olarak isimlendiriyorsunuz. O halde bu benim eksikliğim oluyor ve sizin bununla alay ediyorsunuz.
-Özür dilerim. Ben yalnızca sohbet etmek istemiştim. Yalnızca şaka yapmıştım. Bu kadar ciddiye alacağınızı düşünmemiştim. Üzgünüm sizi bir daha rahatsız etmem.
-Hayır hayır. Lütfen… Ben sadece size zekamı kanıtlamak istemiştim. Ama bunu beceremedim.
-Yo öyle düşünmeyin pek ala becerdiniz. Siz şiirden, aşktan yoksunken bakın bende zekadan yoksun olmuş oldum. Bu durumda berabereyiz. Ben sizin eksikliğinizle alay ettim sizde benim aptallağımı yüzüme vurdunuz. Çok güzel oldu. Çok güzel! Bu şiir kitabı ne kadar.
-hediye etmeme musade eder misiniz?
-Katiyen olmaz! Hayatta her şeyin bir bedeli vardır. Şiirin bile! Zekanın bile! Hatta Aşkın bile!
-O halde bu kitap bedelsiz.
-Bu seferde maddiyatçılığımla alay ediyorsunuz öyle mi?
-Yalnızca af dilemeye çalışıyorum.
-Peki.. peki sizi affediyorum. Bedava bir kitabında sahibi oluyorum. En iyisi her akşam sizinle kavga edeyim ben. Bedava bir kitap sahibi olurum.
-Hahh! Bu her zaman olmaz beyim!
-Hahahah! Pekala teşekkür ederim. İyi akşamlar.

Bir önceki gelişinde ki gibi önce gülümseyerek, sonra sert ama komik asker selamını vererek veda etti. Tam kapıdan çıkıyordu ki arkasını döndü. “Küçükhanım, değişim yaptığım kitapta şahane bir şiir var. Şiirin ismi Kadın muhakkak okumalısınız. Kendinizi artık şiire alıştırmaya başlayın. Tekrar iyi akşamlar.”