İlerleyen günlerde çalışırken, uykuya dalarken, babamın çamaşırlarını yıkarken aklımda hep genç adam vardı. Ve o ilk gülümseyişi. Uzun süre iş çıkışı kitapçı dükkanına uğramadan eve dönüyordum. Babam neden gelmediğimi hiç sormuyordu ama yemek yerken bir kaşını kaldırarak beni süzüşünde neden aradığı apaçık belli oluyordu. Bir akşam yemek masasındayken
-giysilerim çok eski
-bunun senin için bir önemi var mı sen hep eski kıyafetleri giyersin bunu sevdiğini sanıyordum
-sevmiyorum mecburum diye giyiyorum
-iyice fakir yaptın sen bizi sana kıyafet alacak kadar kazanıyoruz şükür
-ben senin paranı istemiyorum
-sende kazanıyorsun o halde kendi paranla al
-o zaman kitapçının dükkanını…
-onu ben öderim zaten senin aldığın üç kuruşla oranın temizliği bile ödenmez sen git istediğini al
Aldığım maaş bile aşağılanıyordu. Ama bu umurumda değildi kendime güzel büyüklerin giydiği kıyafetlerden alacaktım. Yirmiüç yaşındaydım ama yirmiüç yaşında olmama rağmen onyedi yaşında gibi gösteriyordum. Yirmiüç yaşındakiler nasıl giyinir kestiremedim. Bir sonraki gün iş çıkışı birkaç mağazaya girdim. Kıyafetlerin

hepsi yeni tertemizdi. Üzerimdeki döküntüleri gören mağaza çalışanları çoğunlukla beni dilenci sanıyorlardı. Çalışan kızlarında yardımıyla birkaç kıyafet aldım kendime. Hepsi birbirinden güzel yepyeni kıyafetler. Kalan paramla kışlık hoş bir çizme aldım. Eve döndüğümde bütün kıyafetlerimi tek tek çıkarıp dolabın içerisinde duran kırık aynaya bakarak denemeye başladım. Hangisini giyersem giyeyim öteki kızlara hiç benzemiyordum. Hala çirkin hala pis bir domuz gibi duruyordum. Tek fark pis kıllı bir domuzun üzerine geçirilmiş bez parçalarıydı. Kusurun saçlarımda olduğunu gördüm. Dağınık ve yapış yapıştı. Hemen hamama girip bir temiz yıkandım. Evde tarak aradım ama tarak yoktu. Bu yaşıma dek üç yada beş kez saçlarımı taramıştım. Onunda zamanını hatırlamıyorum bile. Parmaklarımla dolaşmış saçlarımı çözdüm. Tek bir örük yapıp kıyafetleri yeniden denedim. Bu kez daha temiz bir domuzun üzerinde ki bez parçaları gibi durmuştu. En azından çamurdan arınmış olmama mutluydum.
Bir sonra ki gün iş yerine gittiğimde patronun fark edeceğini umuyordum. Ama gün boyunca eski ben kimse herkes yine aynı şekilde aşağılıyıcı, emredici davranıyordu. Hevesim gitgide kırılmıştı. Oysa hikayelerde çirkin ördek güzel bir kuğuya dönüşüyordu. Demek ördeğin mayasında vardı güzellik sadece tüyleri karaydı o kadar. Ama benim hamurumda da kaderimde de çirkin bir domuz olmak yazılmıştı. Akşam olunca sabah ki umudumu da hevesimi de kaybettim. Ama ayaklarım yine de beni kitapçı dükkanına sürükledi. Her ne olursa olsun yeni elbiselerimle ve saç örüğümle genç adamı görmek istiyordum. Belki babam erken gidebilirdi. Erken giderse eğer gelir sohbet ederiz diye düşündüm. Belki kitaplardan konuşurduk. Şiirden konuşacağı kesindi. Şiir kitabı almıştı çünkü. Ama ben şiiri hiç sevmem hiç anlamam. Alt tarafı üç beş süslü cümlenin ard arda sıralanışından ibaret. Bir anlam aramak saçma ve zaman kaybı. Hem eğer gelirse ona plaklarımı bile gösterebilirdim. Bütün bu tatlı hayallerle kitapçı dükkanına gittim.
İçeriye girdiğimde babam sandalyenin üzerinde uyukluyordu. Sinirlendirmeden onu uyandırdım. Gözlerini araladığında sırıtmaya başladı. “ben eve gidiyorum sen de buraları toparla gecikmeden çık. Maazallah bu güzellikle yolda kaçırmasınlar seni” dedi. Hiçbir şey söylemedim. Babadan kalma çakmağını, tablasını aldı ve çıktı. Genç adamın gelme ihtimaline karşılık raftan değişik ilgisini çekebilecek bir kitap baktım. Belki bir doktordu bilim kitaplarından okumalıydım. Ama bir soru sorabilirdi. Bilimden hiç anlamamki. Siyasi kitaplardan okuyabilirdim. Bu da beni ağır gösterirdi. Hem siyaseti seviyorumda. Ama siyaseti sevmiyor olabilirdi. Hem politik görüşünü bile bilmiyordum. Kapağı en gösterişli olan bir kitabı elime aldım. Epeyce kalındı, hayatı sorgulayan felsefe içerikli saçma sapan bir kitaptı. Sayfalarca okumama rağmen dükkanın köşesinden paçasını bile görememiştim. Okuduğum kitaptan hiçbir şey anlamıyordum. Hem içeriği berbattı hem de aklım fikrim kapıdaydı. Hissediyordum, biliyordum gelecekti. En kötü ihtimalle geçerken bir “iyi akşamlar” demeliydi. Komşuyduk sonuçta, aynı yerde çalışıyorduk. Sahi hala ismini bile bilmiyordum genç adamın. Geldiğinde nasıl hitap etmeliydim. Beyefendi demek ne kadar doğru olurdu? Hayır olmaz “beyefendi” fazla resmi kaçardı. İyi ama samimi de olamazdım ki… bütün bu düşüncelerle içim geçmiş uyumuş olmalıydım ki bir sesle irkildim.
-saatin kaç olduğunun farkında değilsin herhalde
-şey uyuyakalmışım
-kitap pek sürükleyici olmasa gerek
-evet epeyce sıkıcıydı
-şu takas işini yapayım dedim elinde güzel şiir kitapları var mı?
-ben pek şiirden anlamam hepsi sözcükten ibaret hangisini alırsanız alın ya aşktan dem vuracak ya ayrılıktan
-öyle deme ama ölümü de ele alan güzel şiirler var
-hahh ölüm ayrılık değil mi sanki? Hepsi iç karartıcı şiir iyi hissettirmeli insana birbirini terk etmiş yasak aşkların acılarını neden dinlemek isteyeyim ki?
-o halde sana göre aşk tatlı bir şey
-bilmiyorum ama acı bir şeyi sevmek delilik bence
-hiç aşık olmadın değil mi?
-hayır olmadım
-olsaydın sende şiir okurdun gece gündüz
-şey… o halde siz aşık olmalısınız
-hahaha! Güzel yerden yakaladın taktir ettim şimdi seni ehh gençliğimde bende bir iki kez aşık olmuştum

-peki ne oldu
-şiir oldu hahaha!
-gençliğimde dediniz oysa genç gösteriyorsunuz
-büyüdüm ben ufaklık sende şiirleri okumaya başlayınca sende kocaman olacaksın
-demek büyümek böyle bir şey
-nasıl bir şey?
-insanları aşağılamaya siz büyümek diyorsunuz oysa büyümek falan değil! Üstelik ufacık çocuklar sizden daha büyük.
-Anlayamadım?
-Düşünsenize çocuklar çok acımasız olur bir şişman bayan gördüklerinde düşünmeden alay ederler. Elbisesi yırtık başka bir çocukla, kekeme bir adamla. Yani eksiklik buldukları her şeyle alay ederler. Ama bunu düşünmeden yaparlar. Belki de istemeden. Oysa siz kendinize büyüdüm derken o çocukların yaptıklarının aynısını yapıyorsunuz! Belki de istemeden.
-Hala anlayamıyorum. Seni incitecek bir şey söylediğimi de sanmıyorum.
-Eksikliğimle alay edip kendinizi benden üstün tutuyorsunuz!
-Eksikliğin nedir?
-Şiirden anlamıyorum. Şiirden anlamam için aşık olmam gerekiyor. Aşık olmadığım için henüz “ufaklık!” olarak isimlendiriyorsunuz. O halde bu benim eksikliğim oluyor ve sizin bununla alay ediyorsunuz.
-Özür dilerim. Ben yalnızca sohbet etmek istemiştim. Yalnızca şaka yapmıştım. Bu kadar ciddiye alacağınızı düşünmemiştim. Üzgünüm sizi bir daha rahatsız etmem.
-Hayır hayır. Lütfen… Ben sadece size zekamı kanıtlamak istemiştim. Ama bunu beceremedim.
-Yo öyle düşünmeyin pek ala becerdiniz. Siz şiirden, aşktan yoksunken bakın bende zekadan yoksun olmuş oldum. Bu durumda berabereyiz. Ben sizin eksikliğinizle alay ettim sizde benim aptallağımı yüzüme vurdunuz. Çok güzel oldu. Çok güzel! Bu şiir kitabı ne kadar.
-hediye etmeme musade eder misiniz?
-Katiyen olmaz! Hayatta her şeyin bir bedeli vardır. Şiirin bile! Zekanın bile! Hatta Aşkın bile!
-O halde bu kitap bedelsiz.
-Bu seferde maddiyatçılığımla alay ediyorsunuz öyle mi?
-Yalnızca af dilemeye çalışıyorum.
-Peki.. peki sizi affediyorum. Bedava bir kitabında sahibi oluyorum. En iyisi her akşam sizinle kavga edeyim ben. Bedava bir kitap sahibi olurum.
-Hahh! Bu her zaman olmaz beyim!
-Hahahah! Pekala teşekkür ederim. İyi akşamlar.
Bir önceki gelişinde ki gibi önce gülümseyerek, sonra sert ama komik asker selamını vererek veda etti. Tam kapıdan çıkıyordu ki arkasını döndü. “Küçükhanım, değişim yaptığım kitapta şahane bir şiir var. Şiirin ismi Kadın muhakkak okumalısınız. Kendinizi artık şiire alıştırmaya başlayın. Tekrar iyi akşamlar.”